CİNSEL EYLEM BAĞIMSIZ MIDIR?Bugün
insana ait ne varsa toplumsallaşmış; yani düzenlenmiş, bazı kurallarla
sınırlanmış durumda. Yaşam zorunluluklarımızdan biri olan cinsel dürtü
de, değişen her toplum yapısında farklı düzenlemelere tabi kalmakla
birlikte, her zaman toplumsalın ilgi alanı içinde olmuştur. Zaman
içinde, kadın erkeğin egemenliği altına girerken, cinsel eylem de,
üreme eyleminden ayrıklaşarak başlıbaşına düzenlenişe sahip bir eylem
haline geldi. Zamanın bir döneminde cinsel eylemin nesnesi olmayan
birçok organ, bugün neredeyse fetişize edilmiş durumda. Sadece üreme
eylemi olmaktan çıkışın göstergelerinden biri de şüphesiz doğum kontrol
yöntemleri. Yalnız burada bir noktayı, önemli bir noktayı atlamamak
gerekiyor: Cinsel eylem üreme eylemi dışına çıkarken kadın ve erkek
için aynı biçimi almadı, iki cins için farklılaştı. erkeğin ve kadının
farklılaşan cinsel rolleri ve asıl olarak onunla belirlenen toplumsal
rollerine uygun cinsel davranışları gelişti. Kadının cinsel davranışına
ilişkin veriler artık tarihte görülemez oldu. Antik Yunan'da ve Roma'da
erkek çocukların belli bir yaşa gelinceye kadar, daha yaşlı yurttaş
erkeklerle beraber olduklarını, adeta onlar tarafından "eğitildiğini"
görüyoruz. ama kadınlara ilişkin anlatılanlar birkaç sözden ibaret. Bu
durum birçoklarının Roma ve Yunan eşcinselliği diye bahsettiği şeydir.
Ancak, bugün için "ahlaki sistemimiz" içinde olumlu yer tutmayan
eşcinselliğin, o zaman eşcinsellik diye bir kavramla
ifadelendirilmediği, durumun toplumun düzenlenişinde bir olgu olduğu
atlanmamalıdır.
Değişen
toplum yapılarının incelenmesi sürdürüldüğünde cinsel davranış ve
cinsel rol konusundaki değişimleri de görmek olanaklıdır. Ortaçağ
Fransasında, ekonomik sistemin düzenlenişi, mülke sahip olanlar
arasında sadece büyük erkek çocuğun resmi evlilik yapmasına izin
veriyordu. Diğer erkek çocuklar ise gayriresmi sayılan ilişkiler kurup,
bunlardan çocuk sahibi olabiliyorlardı. Daha sonradan, Fransa
krallarının çoğunun eşcinselliğinin, karıları olmak ve tahta varis
bırakmak koşuluyla kabullenildiği görülmektedir. "Eşcinselliğin"
toplumsal örgüde işlevsel bir yeri vardı, şüphesiz. Ama, bugün, aile
yapısının çekirdek aileye dönüşmesiyle, toplumsal kurgu bunun üzerinde
yükselirken, eşcinsellik, toplumdışı ve sapkınlık olarak
nitelendiriliyor.
Cinsel rol gibi,
cinsel davranışın da mutlak olmadığını, toplumsal yapı ve kültürel
birikime göre değiştiğini, tüm biyolojik temeline rağmen
"öğrenildiğini" ve "öğretildiğini" anlatmaya çalışırken, eşcinsellik
üzerinden örnekleme yapılması, başkalarının da olmadığı anlamına
gelmemeli. Bugün "ensest" dediğimiz şey, "çocuk seviciliği" dediğimiz
şey; hepsi hepsi toplumsal düzenlenişe, zamana göre anlam kazanmaktadır.
Gelelim
bugüne... Zamanla değişen cinsel davranış kalıplarından, güne uygun
olanları, çocukluktan itibaren öğretilmekte. Eğer, özel olarak
öğretilmek istenen bir şey yoksa, eylemin kendisinin fiziği dışında,
bir sınırlama, zorlama olmaması beklenir. Ancak, biliyoruz ki,
homoseksüelliğin yanlış, heteroseksüelliğin doğru; ensestin, çocuk
seviciliğinin iğrenç, bizim için tanımlı yaş, ırk, din ve cins’ten
"birini" seçmenin iyi; tek eşliliğin doğru, çok eşliliğin yanlış olduğu
nasıl olduğunu hiç bilmediğimiz bir şekilde öğretilmiştir. Bir gün
gelip de, nasıl bildiğimizi kendimize sorduğumuzda, bazı
kavrayışlarımız olduğunu ve bunların hep onaylanmış olanlar olduğunu
görürüz. Üzerimizde özel bir zorlama olmadığını düşünürüz. Ama,
heteroseksüellik doğal, tek eşlilik doğru olarak gösterildiğinde, geri
kalanları yanlış, doğal olmayan olarak varsayılmamış mıdır zaten?
Kadın ve Erkek Cinselliği
İnsanların
bağımsız birer eyleyen olmayıp, yönlendirilebilir olmalarını sağlayan
araçlardan bir tanesi cinsel eylemin sınırlarının çizilmesidir. Erkek
ve kadın için ayrı ayrı tanımlanmış cinsel rol ve davranışlar,
erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğini sürdürecek/yeniden üretecek
şekilde kurumlaşmıştır. Bu kurumlaşmada kadın cinselliği, erkeğin
talebine yanıt verecek şekilde tanımlanmıştır. Bireyin kendi başına
değil de, kendisinde varolan ve bir gereksinimi karşılayan şeylerden
ötürü toplumsal olabildiği bugünkü durumda, kadın kendisini ortaya
koyarak değil (kendisi olabilme şansı, aynı zamanda bu nedenden de hiç
olmadığından) kendinde olanı, bedenini ortaya koyarak
toplumsallaşabilir. Kadın, tanımlanmış normlara göre "güzel" olduğu
ölçüde ya da anneliği aracılığıyla toplumsallaşabilmekte. Bunun dışında
kalan, kadınların cinsiyetleri bile tartışma konusu olmaktadır.
Kadın
ve erkek cinselliğinin farklı tanımlanışı, cinsel rollerin, dolayısıyla
toplumsal konumlanışın da farklı olması anlamına geliyor. Cinsel
davranışın tanımlanmış olan biçimlerindeki en küçük farklılaşmanın bile
küfürlerin ve alayların konusu olması (kaldı ki kadın bedeni herşeyiyle
küfür malzemesi) vurgunun cinsel eylemin kendisinden çok, dışlama
aracılığıyla dayatılan bir toplumsal kurumlanışın reddedilişine
olduğunu gösteriyor.
Cinsel
eylemin sınırlanışının, eylemin kendisiyle değil de toplumsal
kurumlanışla belirlendiğinin çarpıcı örneklerini yine Antik Yunan ve
Roma'da bulmak olası: kurulabilecek cinsel ilişkiyi belirleyen şey
tarafların köle ya da yurttaş, kadın ya da erkek, yetişkin ya da çocuk
olmalarıdır. Burada anahtar sözcükler "aktiflik" ve "pasiflik"tir.
Yurttaş yetişkin erkek aktif olmalıdır; onun pasifliği hiçbir şekilde
hoş görülemez. Hele de aktif lezbiyenlik yapan kadın aşağılıktır, öyle
ya yetişkin yurttaş erkeğin rolüne soyunmuştur. Ancak, yetişkin,
yurttaş ve aktif erkeğin de tanıması gereken bazı erkler vardı: karısı,
köleleri ve metresiyle ilişkiye girebilir fakat hayvanlarla, tanrılarla
ve ölülerle giremezdi. Yine de bir kölenin efendisinin içine girmesi
hoş karşılanmazdı. ("becermenin" iktidarı ve küfürlerdeki yansısı
burada gelişmeye başlamış olsa gerek)
Bir
diğer önemli gösterge de, Atina yasalarında, bir oğlana ya da kıza
tecavüz edenler için konan cezaların aynı olması, tazminatın toplumsal
konuma göre değişmesidir.
80’lerde
Türkiye’de kadın hareketi, kendisini ifadelendirmeye çalıştığında,
sosyalistlerin de içinde olduğu geniş bir kesim tarafından, cinsel
eylemin genel eylemden aşağı görülerek ayrıklaştırılmış olmasından
yararlanarak "bunlar cinsel özgürlük istiyorlar" diye saldırıya
uğramıştı. Erkeğin cinsel rolüne yönelik tehditin motive ettiği bu
saldırıların gerçeğinin farkına varılmadığından "hayır..." diye
başlayan bir dizi savunmayla ne kadar "masumane" istekler dile
getirildiği anlatılmaya çalışılmıştı. Öyle ya, kadınların bildikleri
(yaşadıkları değil) aslında sadece gördükleri cinsel davranış
erkeğinkiydi. Bu cinsel davranışın özgürcesi de her önüne gelenle
yatağa girmek olabilirdi! Böyle bir kavrayışın, biraz daha
derinleşerek, cinsel eylemin tene, aslında tene de değil cinsel
organlara indirgenmesine dayadığı görülebilir. Kadın vajinası, bunun
sonucunda, erkek için olduğu kadar, kadın için de saplantı durumuna
geldi. Tecavüze uğrayan kadınlar için fiziksel acıdan çok,
kişiliklerinin tümden yokedildiği duygusu ağırlıktadır. Ama, fiziksel
farklılıkları bir yana, erkeğin laf atmasıyla, tecavüz etmesi arasında
bir fark yok. Başka birçok durumda olduğu gibi, bu iki durumda da
kadınların onuru çiğneniyor, varlıkları yok sayılıyor.
Cinsel Eylemin Örgürleşmesi!
Cinselliğin,
hep yok sayılan olduğu düşünülür. Aslında yok sayılan, sadece bağımsız,
kurumlaşmamış cinselliktir. Cinselliğin kurumlaşmasının bugünkü aracı
ise söylemdir. Cinsellik hızla yapma ediminden söyleme edimine doğru
kaymaktadır. Çoğumuz, cinsellik hakkında eskiye göre daha fazla
konuşabildiğimizi düşünerek baskılardan kurtulduğumuzu sanırız.
Küfürle, argoyla, alayla geçen cinsel eylem üzerine yapılan
konuşmalarla özgürleşildiği sanılır. Oysa cinsellik, tanımlanmış
sınırlar içinde hep bahsi geçen bir konu olmuştur, açıktan değil, gizli
kapaklı belki; herkesin bildiği ortaklaştığı bir giz. Bugün sadece,
bazı değerlerin içinin boşaltılarak, "giz"den kurtulunmuştur. Öyle ki,
her ay, hemen tüm "kadın ve erkek dergileri"nde cinsellik, erkek
iktidarı ve bu iktidarından bir parça da olsa pay alması gereken, bunu
da orgazm olarak elde edecek olan kadın üzerine sürülerce yazı bulmak
olanaklıdır. Hiçbiri, zaten böyle kaygıları olmadığından, kadın ve
erkek arasındaki, toplumsal düzenlenişin tüm egemenlik ilişkileri
üzerine sorgulama yaparak cinsel düzenlenişi değiştirmeye çalışmaz;
varolan düzenleniş içinde gevşeme noktaları bulmaya çalışırlar.
"Pornografi",
"erotizm" ve "romantizm", cinsel davranış kalıplarının sürmesinin,
yeniden üretilmesinin, yapmadan söyleme geçişin endüstrileşmiş
biçimleri durumundadır. Pornografi ve erotizm, erkeksi kalıpları içinde
yaşarken, romantizm de, koskaca bir pembe diziler, aşk romanları
endüstrisiyle kadınlar için tanımlanmıştır. Görülüyor ki, kadının
varoluşunun tanınmadığı, insanlar arasındaki erk üzerine kurulmadığı
herhangi bir düzenlenişte, insanlar arasındaki özgür ilişkilerden ve
tabii ki cinsel ilişkilerden söz etmek olanaklı değil. Bir dönem
avrupa'da, kadın öğretmenlerin bakire olması gerekliliğinin
konulabileceği kadar aşağılanan cinsel eylemin tek kurtuluşu, diğer
bedensel ve duygusal tepkilerle birleştirilebileceği bir yaşam
olabilirmiş gibi gözüküyor.
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. Powered by AkoComment 2.0! |